Haremin Gerçek Yüzü

Aşağıda yapıştırdığım yazının kaynağı belirtilmemiş, biraz google’ladım ve Prof. Dr. Ahmet Akgündüz‘ün Osmanlı’da Harem isimli kitabı ile karşılaştım. Belki o kitaptan alıntıtır ama kitabı okumadığım için ben bilemem. Hatırlar mısınız, lise tarih kitaplarında da harem’in eğitim yuvası olduğu 1 sayfalık paragrafta anlatılıyordu ama o kadar romana karşı bir sayfa…

Osmanlı’da Harem’in Gerçek Yüzü

Tarih deyince her zaman revaçta olan konulardan bir tanesi de Osmanlı ve haremidir. Bunu içoğlanları takip eder. Ardından valide sultanlar, kadınlar saltanatı, devşirmeler vs. böyle gider.

İlim ahlakına sahip bir tarihçinin Osmanlı haremi konusunda söyleyeceği şeyler çok azdır. Çünkü elinde bu konuyla ilgili yeterli belge, döküman vs. yoktur.
Kalın duvarlarla çevrili harem binası, etrafındaki harem ağalarına ait binalar ve diğer ocakların daireleriyle adeta ulaşılması imkansız bir kale gibidir. İçinde değil, etrafındaki kendilerine ait binalarda yaşayan, zorunlu hallerde Haremin içine girmeleri gerektiğinde salavat-ı şerife getirerek dolaştıkları bir ortamdır. Her odanın kapısının girişinde, duvarlarında ayetler, hadisler, dualar bulunan bir mekandır Harem.

Zorunlu hallerde ancak harem ağalarına ve tabiplere açılan bu mekana yabancı seyyahların, tarihçilerin nasıl girip, orada adeta gezmiş dolaşmıs gibi haremi anlatışlarına şaşmamak elde değil. Kaldı kibizimkilerin en çok esas aldıkları, kullandıkları kaynaklarda, ilmi otoritelerce yüzlerce kez tenkid edilmis, çürütülmüş bu batı tarihçilerinin
kitaplarıdır.

I. Ahmed döneminde saraya gizlice girdiğini iddia eden Venedik elçisi Ottavinano, ancak Revan Kasrı’nın önündeki havuza kadar olan yerleri görebildiğini söyledikten sonra padişahın odasındaki cariyesiyle nasıl ilişki kurduğunu detaylarıyla anlatmakta ve insanlar da bu anlatıma değer vererek kaynak gösterirken yapılan ilmi ahlaksızlığa çanak tutmaktalar.

18. yüzyılda bile ancak yazlık sarayların boş haremlerini gezebilen batılı birkaç yazar, nedense göremedikleri kısmı hayalleriyle doldurmayı denemişlerdi. Havuzu gördüler ama havuz sefalarını kendileri uydurdular sonra da uydurduklarının resmini çizdiler. Hata yaptıklarını belki de hiç bir zaman düşünmediler çünkü kendi kırallarının kadınları ile yaşantıları öyleydi. Birlikte oldukları düzinelerce kadının yarı çıplak resim ve heykelleri ile saraylarının duvarlarını süsleyen bir zihniyetin Osmanlı hükümdarlarındaki edep kavramını anlayabilmelerini zaten beklemiyoruz.
Ama anlayamadığımız, bizim bize bunu nasıl yapabildiğimiz. Yıllarca Topkapı sarayını gezdiren rehberlerin turistlere Harem’in duvarlarında yazılı Arapça metinleri göstererek bunların padişahların cariyeleri için yazdıkları aşk şiirleri olduğunu söylemelerini, ellerindeki broşürlerde de böyle yazmasını hangi düşünceyle izah etmek gerek bilemiyoruz. Zira bu Arapça metinlerin tamamı Kur’an ayetlerinden ve dualardan başka bir şey değil. Hükümdarların çıplak cariyelerin danslarını seyrettiği idda edilen Hünkar Sofası Daire’sinin duvarlarında Bakara Suresi 257. ayetinden itibaren yedi ayet yazılıdır ki bir ayetin meali aynen şöyledir: “Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?” Sanki adeta Osmanlı hükümdarı bu ayetle gerçek hükümdarın kim olduğunu, hükümdarım diye şımarıp azdığı taktirde Nemrutlaşabileceği ihtimalini, hergün bilinç altına kazıyor, iman edenlerin karlı bir konumda, Nemrut gibi imansızların ise ne derece zararda olduğunu görüyor ve okuyordu.

Doğru! Bu sofada padişah eşleri, çocukları, kızları, validesi ile birlikte oturur ve helal dairesinde (yani kimseyi huzurunda yarı çıplak oynatmadan) sazlar çalınıp ilahiler söylenip eğlenilirdi. Ancak bugünkü insanların eğlence kavramından anladıkları şey otomatikman Osmanlı padişahının da öyle eğlenmiş olması gerektiğini düşündürtüyordu onlara.
Onlar bunları yaptıklarına dair (yani hamam havuz sefaları, yarı çıplak cariyelerin dans etmesi gibi) belge bırakmayınca bizimkiler hayallerini belge-vesika-kaynak haline getirdiler. Öyle ya; bir erkeğin elinin altında 300-500 cariye olur da nasıl bunlarla gününü gün etmez ki. Hele hele 36 Osmanlı padişahının içinden 15 tanesinin sadece bir veya iki kadınla birlikte olduğu diğerlerinin de en fazla yedi sekiz kadınla aile hayatı yaşadığı belgelerle gözlerine soksanız bu sefer de pişkin pişkin sırıtıp Osmanlı padişahlarının erkekliklerini sorgulamaya kalkacaklar.

Hemen şunu da belirtelim; şu an tek eşli (ama çok metresli) evlilik sisteminin içindeki insanlar olarak, Osmanlı padişahının birlikte olduğu 7-8 kadın bile bize çok abartılı gelecektir. Ancak unutmamak gerekir ki Osmanlı’nın yaşadığı dönemde tıpkı dünyanın her yerinde olduğu gibi bir kralın güzel kölesini istediği gibi kulllanması ve bunların sayısının yirmiye otuza çıkması normaldi. O kadar normaldi ki krallar bu kadınlarının heykellerini yaptırıp saraylarının yüksek duvarları üzerine herkesin görebileceği şekilde koydurabiliyorlar ya da yüzlerce genç ve güzel kadınla hamam sefası yapabiliyorlardı. Bizim haremi sorguladığımız gibi Avrupalılar kendi krallarının bu hallerini asla sorgulamadılar. Tarihlerinin yaşanmış bir gerçekliği olarak tarihlerinde bıraktılar. Oysa biz, asla yaşanmamış sahneleri alıp, doğru gibi kabul edip, kendi kendimize duyduğumuz saygıyı ve özgüveni aramızdan kaldırdık.

1909 yılına kadar Harem Dairesi’ne padişahtan başka, ancak mecburiyet halinde Harem Ağaları ve doktorlar girebiliyorlardı. Son onüç yıllık dönem ise Haremi görenlerin hatıratlarında oldukça net bir biçimde anlatılıyor. Yazık ki (!) orada bile havuz – hamam sefaları yok.

Peki o zaman “Bu Harem nasıl bir yer?” denilebilir.
Kısa ve net bir cevap verelim: Tek idarecisinin Valide Sultan olduğu (yani padişahın annesi) kendisine ait, padişahın bile bozamadığı çok kesin ve katı kuralları bulunan yüzlerce genç kızın, dönemin ilim anlayışına göre en iyi eğitimi aldığı, nihayetinde de devletin önemli kademesindeki görevlilerle evlendirilerek teliyle-duvağıyle-çeyizi ile gönderildiği bir bayanlar mektebidir.

Evet, tam anlamıyla böyledir. Çünkü saraya çeşitli yollarla (esir
alınarak veya satın alınarak) alınan kadın köleler yani cariyeler “Acemi”
statüsü ile saraya girerler. Bunların padişahla görüşebilmesi mümkün
değildir. Öncelikle padişahla karşılaşabilecek, konuşabilecek bir eğitime
tabi tutulmaları gerekmektedir. Eğer bunların içinden gerek zekası, gerek
güzelliği ve kabiliyetleri ile dikkati çeken birisi olursa bunlar daha özel
bir eğitime tâbi tutulurlar ki saraydaki 500-600 cariyenin ancak %10’u bu
guruba girebilir. Bu %10’un içinden onları yetiştiren kalfalar ve Valide
sultanın dikkatini çekebilenler ancak, has odalık olabilir ki bunlar
padişahın özel hizmetlisi konumundadır.
Eğer Has Odalık olarak ayrılan cariyeler padişahın dikkatini
çekmeyi başarabilirlerse, yani padişahla karı-koca hayatı yaşarsa ikbal
mertebesine yükselir. Genellikle de ikballer padişahın çocuğunu doğurduğunda
Kadın Efendi olurlardı. Bunun bir üst mertebesi Kadın Efendinin Valide
sultan olmasıdır ki o da ancak doğurduğu çocuk tahta çıkarsa mümkündür.

Özetle bütün kıyamet 600 cariyenin içinden aynı anda sayıları dördü beşi
geçmeyen Kadın Efendi ve İkballer yüzünden kopmakta.
Şunu da belirtelim ki, Osmanlı padişahı dileseydi o dönemde
dünyanın her yerinde olduğu gibi bu 500-600 cariyeyi önünde resmi geçit
yaptırıp içlerinden dilediğini de seçebilirdi. Bunu yapabilecek siyasal
otoriteye de, cariye köle konumunda olduğu için dinsel özgürlüğe sahipti.
Oysa o hareme girerken içeriye haber verilir ve onun geçeceği yol üzerindeki
bütün dairelerin kapıları kapatılır, kazara bir cariye padişahla
karşılaşacak olursa yaptığı edepsizlik sayılır ve o cariye cezalandırılırdı.

Öyle ki kitaplar, bu “kazara” karşılaşmalara tahammül edemeyen padişahların
yüksek ökçeli takunyalar yaptırıp Harem’in içinde iken bunlarla dolaştığını
yazdı. Geldiği anlaşılsın ve yolunun üzerinden çekilsinler diye. Cariyeleri
bırakın, çıktığı seferde nikahlı karısını bulunduğu şehre getirtmeyi
unuttuğu için karısının sitem dolu mektuplarını alan padişahları yazdı arşiv
vesikaları. Koca Sultan’ın sitem dolu mektuba cevabı ise;
“Varın söyleyin Hafsa Sultan’a: Biz gaza kılıcını kuşanmışız. Gayrısından başkasını gözümüz görmez” olacakdı.

Buraya hatıralarına ve mahremiyetlerine hürmetsizlik olmasın diye
isimlerini yazmayacağımız bir hükümdarımızın gözdesi ile arasında geçenleri
de almak durumunda kalacağız. Zira köle bile olsa, rızası olmadan padişah
ile karı-koca hayatı yaşamadıklarının pratikte delili gibidir bu hatıra.
Koca Sultan’ın aziz ruhundan özür dileyerek;
Kızı anlatır padişahımızın: “……….. kumraldı, ela gözlü idi,
23 yaşında kadardı. Gayet de iyi tahsil görmüş, son derece zarifti. Daha
saraya intisab ettiği (girdiği) günden itibaren babam kendisinden pek
hoşlanmıştı. Artık, daima onu yanında gezdiriyor, kendisi ile uzun uzun,
tatlı tatlı konuşuyordu. Lakin bütün bu “iltifatı şahaneye” rağmen elâ gözlü
dünya güzeli, hükümdarın bazı arzularına “evet” demiyordu. Onun bu şiddetli
mukavemeti babamın kendisine karşı alâkasını daha ziyade arttırıyordu. Bu
hal böyle tam beş sene devam etti. Elâ gözlü güzelde hiç bir değişiklik
yoktu……….”.
Bir bayram günü, çok güzel görünen kız padişahın huzuruna girer
tebrikini yapar. Hünkar “Hâlâ inadında devam mısın?” diye sorar. Genç kız
gözlerini yere indirip susar. Bunun üzerine Hakan ” Hem sen bugün ne kadar
güzelsin!” der. Genç kızın bu iltifata cevabı şu olur: “Efendimiz!! Ömrüm
oldukça size canımı feda etmeye daima hazır olacağım. Yanınızdan ayrılmam.
Fakat bütün dünyayı bağışlasanız asla hareminiz olmam!.. Çünkü kocam olacak
erkeğin yalnız ve yalnız bir karısı, yani tamamen bana ait olmasını
isterim, aksi halde kimse ile evlenmem…..”
Güzelden ümidini kesen Hükümdar ona bir konak alır, içini donatır.
45 Yasında gayet dindar bir kıranta (oturaklı, gösterişli, bakımlı, orta
yaşlı) zatla evlendirir. Kocasının tek eşi olarak hayatını devam ettirir.

Binyediyüzlü yılların başında İstanbul’a gelen İngiltere
Büyükelçisi’nin eşi Lady Montague’nin hatıraları batılıların pek hoşuna
gitmedi. Hareme girebilen Lady’nin yazdıkları daha önceki ve sonraki
batılıların yazdıklarına ters düştüğü için, gerek o dönemde, gerekse daha
sonra Lady Montague’yi yalancılıkla itham eden pek çok yazar çıkacaktı.
O’nun ülkesi olan İngiltere’de üstelik de 1800’lü yıllarda, evli bir erkek
çok rahatlıkla karısını gazeteye “ihtiyaçtan satılık ev kadını” ilanı
vererek satabildiği için, Osmanlının saraya giren kadın köleye maaş
bağlamasını, eğitim vermesini, sonra da değerli çeyiz ve mücevherleri ile
saraydan âzâd etmesini elbette anlamakta zorlanacak ve inkâr yolunu tercih
edeceklerdi.

Aşağıda, onun mektuplarından yaptığımız alıntı, ne demek istediğimizi daha da iyi izah edecektir:
“Bu milletin din ve töreleri hakkında eksik bilgimiz var. Dünyanın
bu tarafına seyrek geliniyor. Gelenler de ticaretten başka bir şey
düşünmeyen tüccarlar. Türkler ise, bunlarla yüz-göz olmayacak kadar
ağırbaşlılar. Bu sebeple tüccarların getirdikleri bilgiler yalan yanlış
oluyor. Belki de dünyanın bütün kadınlarından daha hür….. Hayatı hiç
aksatmadan, zevkle süren, kaygılardan uzak yaşayan, boş vaktini komşu
ziyaretleriyle, hamamlarda yıkanmakla, ya da bol para harcayıp yeni yeni
modalar çıkarmakla geçiren yeryüzündeki tek kadın.
Avrupa’da hiç bir saray düşünemem ki, orada yabancı bir kadına
karşı bu kadar namusluca davranılsın.
Hamamda ikiyüz kadar kadın vardı. Hiç birinde bizdeki gibi alaycı
gülüşmeler ve fısıldaşmalara rastlamadım. Üstelik benim için “güzel, çok
güzel” dediklerini işittim. Bir kadının, bir başka kadın için “güzel”
diyebilmesi hâyâl bile edilemez.
Konakların hepsinde bir harem dairesi ve cariyeler var. Ancak bu
cariyeler evin hanımına âit hizmetçiler. Evin erkeği ömrü boyunca bunları
yolda görse tanımaz. Ne kadar garip değil mi?
Kış geceleri toplanıyorlar, geç vakitlere kadar öyle güzel ve saf
eğleniyorlar ki zamanın nasıl geçtiği hissedilmiyor. Her evde misafir
odaları var. İkram ve misafirperverlik Türklerin yaşama kudreti gibi bir şey…….”

Çok zor ve ağır bir konu olan Harem’i böyle bir kaç satırda özetlemek elbetteki mümkün değil. Ancak kendimizle, geçmişimizle barışma çabasının içinde küçük bir damla olmaktı niyetimiz.
Yazımıza bir soru ile son vermek istiyoruz: Biz, zamanın hiç bir diliminde ve dünyanın hiç bir
coğrafyasında sarayına aldığı bir köleden “valide sultan” dediğimiz zamanının “first lady”sini çıkaran bir başka medeniyet bilmiyoruz. Siz biliyor musunuz?

Arkadaşlarınız ile paylaşmak ister misiniz?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.