Hayal Gücüne Yolculuk

Akrebin 12ye vurmasıyla çalmaya başlayan eski duvar saati gecenin sessizliğinde ufak çalışma odasında Altu’un kulaklarında yankılandı. Dar masanın üstüne kapaklanmış; harıl, harış kalem oynatan Altu, kafasını kaldırarak saate kötü bir bakış attı. Ardından da – kim bilir bu kaçıncı kez – az önce çizim yaptığı kağıdı buruşturup, masanın yanındaki plastik çöp kutusuna fırlattı.

Saatlerdir masa başındaydı; çiziyor, çiziyor ve tekrar çiziyordu. Ama hepsi anlamsız karalamalardı. Bir türlü istediği gibi ya da doğrusu patronunun istediği gibi olmuyorlardı. Sabah ki toplantıya göstereceği bir şeyleri olmalıydı.

Kafasında bu düşünceler ile masanın üstündeki dağınıklıktan bir tane temiz kağıt çıkartıp çizgi romanı üstünde çalışmaya devam etti.

Ama yelkovan fazla ilerlememişti ki Altu’un başı masaya düştü ve vücudu yorgunluğa telsim oldu.  

“Eee, N’aber dostum?”, bu sesle irkilerek uyanıverdi Altu. Başını aniden kaldırdı, ter yüzünden alnına yapışan kağıdı hemen eli ile atıverdi. O anda, fırlattığı kağıdın ona anlamsız gelen bir karanlıkta uzaklara doğru süzüldüğünü fark etti. “Aman tanrım!”; aklına vuran tam da bu kelimelerdi; hızla sandelyeyi devirerek, bir taraftan da panikle etrafına bakarak kalkarken.

Kelimenin tam anlamıyla bir boşluğun içindeydi, gözlerini üzerine koyabileceği tek şeyler olan masası ve sandalyesi ise çemberler çizerek boşlukta uzaklara düşüyordu. Midesi bulandı, kalp atışları hızlandı. Uçuyor muydu? Ayakları yere basıyor muydu? Burası git gide küçülüyor muydu?  

“Bu panik de ne, ahbap?” onu uyandıran sesti konuşan. Boşlukta, çabucak sesin geldiği yöne döndü. Ve yeniden “Aman tanrım! Bu o idi?! Fakat, nasıl olabilir. İşte orda, zıplaya, zıplaya geliyordu.”. Tam önüne geldiğinde iki ayağı üstünde durdu. Altu’un artık hiç şüphesi kalmamıştı; karşısında beline gelen boyu ile dikilmiş, elindeki havuçu kemirirken kafasını kaldırmış, kocaman gözleri ile ona bakan kesinlikle Bugs Bunny’nin ta kendisi idi. En sevdiği çizgi kahraman, çizerliğe başlamasındaki ilham kaynağı!

Bu olay o kadar şok edici idi ki Altu boşlukta uçtuğunu unuttu ve “bug, bug…” diye kekelemeye başladı. Tavşan “Yapabilirsin, şampiyon” diyip yüzüne kocaman bir gülümseme yapıştırdı. Sonunda Altu “Bugs Bunny” diyebildi, yüksek tondan bir ses ile. Ve kendisini savunmaya fırsat bırakmadan Bugs onun üzerine zıpladı ve dudaklarına kocaman, ıslak ve Altu’ya göre iğrenç bir öpücük bıraktı. “Evet, bu benim adım” diye bağırırken, Bugs koşarak uzaklaştı ve zıplayıp bir deliğin içine girdi.

Altu, şaşkınlığını üzerinden atınca kendisinin gayet saçma bir ormanın içinde bulunduğunu fark etti. Orman sadece ileri ve geriye doğru uzanıyor, ağaçların arkasına geçmek istediğinde zifiri bir karanlık ile karşılaşıyordu.

Altu deliğe doğru ilerledi. Orda bir an durduktan sonra yürümeye devam etti. Fazla gitmemişti ki bir deliğe daha denk geldi. Arkasına dönüp baktığında sonsuza gibi uzanan dar bir koridoru andıran ormanı görüyordu. İlerlemeye devam etti, bu sefer daha az adım atmıştı ki daha öncekine çok benzeten üçüncü bir delik ile karşılaştı.

Bu yaşadıkları ona çok fazla gelmişti. “Allah’ım” diyerek yere çöktü ve bildiği tüm duaları okumaya başladı; zaten fazla da bilmiyordu. Bunun bir kabus olduğuna karar vermişti ve uyanmak istiyordu.

Ama belki de “bugün Allah için ne yaptın” sorusuna düzgün bir cevap verebilecek bir tip olmadığı için duaları cevapsız kaldı, onun yerine yanına çöktüğü delikten büyükcene bir pati fırlayarak “deliğe girmen gerekiyordu, seni şapsal” diyerek onu bacağından yakaladığı gibi çekti. Altu bir kağıt gibi uçuşarak, kıvrılarak delikten içeri girdi.

Bu sefer kendini berbat hissetmenin gerçek anlamını kavramıştı. Başı dönüyor, midesi bulanıyor. Dar bir toprak tünelin içinde bir sağa bir sola çarpa çarpa ve kıvrıla kıvrıla derinlere çekiliyordu. İlginçtir, tünel hiç de karanlık değildi ama bu Altu’ya yardımcı olmuyordu; gözünün önünden akıp giden toprağı görmek.

En sonunda tünel bitip de geniş bir düzlüğü birkaç metre havadan düştüğünde tüm kemikleri sızlıyordu. Kendisini toplama fırsatını bulamadan kafasına lamba takmış halde Bugs ciddi bir tavırla onun göz kapakları ile oynamaya başladı, ardından kendi kendine “durum tahmin ettiğimden de kötüymüş” dedi ve bağırdı “hemşire..!” O sırada da Altu’un, nerden çıkardığını anlayamadığı bir elektroşok aleti ile ona saldırdı. Altu ayağa fırlayıp, tavşanı da tek eliyle bileklerinden yakalayarak havaya kaldırdı. Bugs, hala elinde cihazı tutuyordu.

Altu, “Yeter” diye bağırdı. Bugs, sinir bozucu bir gülümsemeyle “hemen kızma şampiyon” diye cevap verdi. Altu, onu hafifce yere fırlatıp “şimdi… Kalk, dur ve bana neler olduğunu anlat” emreder bir tonda konuştu. İçinden ise “Deliriyorum, bir tavşan ile üstelik çizgi bir tavşan ile konuşuyorum” diyordu.

Bugs üzerini silkeleyip doktor kostümünü de üstünden atıp yüzüne somurtkan bir ifade takınıp Altu’nun önünde elleri arkasında bir ileri, bir geri yürüyerek anlatmaya başladı: “Pekala, seni buraya ben getirdim, buna beni mecbur bıraktın, patron. Ve eğer hala anlamadıysan bilinçaltına hoş geldin!” Durup Altu’ya gözünü dikti. “Ben sadece senin bilinçaltı çığlıklarının bir yansımasıyım.”

Altu araya girir; “Ne, çığlık mı?” Tavşan devam eder; “Evet, ölüyoruz… Çocukluğun, düşlerin ve hayal gücün… Her geçen gün gerçeklik denen karanlık tarafından yutuluyor!”

“Ama bu çok kötü” dedi Altu; “Hayal gücüm olmadan ben çizemem ki!?” Aklı çoktan çizemediği düşüncesine odaklanmış; kovulduğu ve kirayı ödeyemediği korkusu kalbini sarmıştı.

Ve Toprak sarsılmaya başladı. İçinden geldiği o delik gökyüzüden düşüp parçalara ayrılırken toprak da yarılmaya başladı. Yırtık onların üstünde bulunduğu düzlüğe ulaşınca ilk düşen tavşan oldu ama Altu onu patisinden yakalayabilmişti. Tavşan gözlerini Altu’ya dikmiş İnan bana bu olay sadece senin çizememenle sonuçlanmayacak dedi. Ardından patileri Altu’nun ellerinden kaydı ve onu çeken karanlığa düştü. Çok geçmeden Altu da etrafındaki renkleri çeken bu karanlığının vakumuna yenik düştü. Karanlığın içinde savrulurken geride bıraktığı düzlüğün yeşilliğini görebiliyordu ama tavşandan hiç iz yoktu.

Vakum onu çekmeye devam ederken dev pencerelere benzettiği karanlığın içinde asılı duran tabloların önünden geçiyordu. Karar verdi ve o sırada yakınından geçen bir tanesine doğru vücudunu gerip fırlattı. İşe yaramıştı, en azından ucundan tutunmuştu. Ama vakum hala güçlüydü, zorlukla kendisini tablodan içeri bıraktı.

Yüz üstü düşmüştü, ayakları hala havada duvara dayalıydı ki bir el ona uzandı ve öylece durdu. Altu dostça gelen eli kavradı ve destek alarak ayağa kalktı. Bir çocuk odasıydı burası, gerçi ona biraz kasvetli geldi. Belki de nedeni önünde duran siyah takım elbiseli iki adam idi. Adamların yüzü ifadesiz ve ikisi de birbirine çok benziyordu. Evrak çantası taşıyanı Bay Kahyaoğlu, lütfen oturun dedi. Etrafına baktı, Altu. Odada ufak bir çocuk sandalyesinden başka oturacak bir şey yoktu. O da Yok, saolun. Ben böyle iyiyim diye karşılık verdi. Ve farkında olmadan da sırtını duvara yasladı, adamlar ona hiç güven vermemişti.

Pekala Bay Kahyaoğlu ve çantayı açarken devam etti. İsteğiniz dışı buraya getirildiniz, farkındayız. Hafifçe başını salladı, Altu. Ve eminin burayı pek nahoş bulmuşsunuzdur. Altu gene başıyla onayladı. Adam çantasını yavaşça açarak içinden avucuna bir şeyler aldı ve çantayı arkadaşına uzattı. Ardından avucunu Altu’ya doğru açarak Yaşadığınız sıkıntı bizi derinden etkiledi, size yardım etmeye karar verdik. Adamın avucunun içinde iki hap vardı; biri kırmızı diğeri mavi. Eğer kırmızı hapı alırsanız uyanacaksınız ve tüm bunları garip bir rüya olarak hatırlayacaksınız. Eğer mavi hapı alırsanız ise burada kalmanız size acı vermeyecek.

Uyanmak… Altu’un kulağına çok hoş gelmişti ama Bugs’in dedikleri; hayal gücünü yitirmek ve bundan çok daha fazlası. Tavşan ne demek istemişti. Ve elini mavi hapa yöneltti.

Takım elbiselilerin ifadesiz yüzünde anlık da olsa memnuniyetsizlik farketti, bir an için Altu’ya onlar kaşlarını çatmış gibi gelmişti ama hemen eski haline dönmüşlerdi.

Altu hapı eline almış, evirip çevirip yutmaya hazırlanırken takım elbiseli konuştu: Yalnız, o fitil.

Efendim?

Fitil o, yutmayacaksın.

Nasıl yani!?

Öyle, o kapsül bu ise hap diyerek kırmızı olanı gösterdi.

Altu bu işten iyice soğumuştu. Siktirin lan diye haykırdı ve hapı pardon fitili atarken kendisine bir pislik var diyen iç güdülerine güvenerek hemen önünde duran takım elbiseliyi itip düşürdü. Ve hızla çocuk odasının kapısına yöneldi. Çocuk odası halıyla döşenmiş, loş ışıklı, uzun ve dar bir koridora açılıyordu. Koridorun sonu gözükmüyordu ama Altu tereddütsüz koşmaya başladı. Biraz koşmuştu ki dönüp arkasına baktı, iki adam da koridorun ucunda dikilmiş, ona bakıyorlardı. Altu da durdu. ki Takım elbiseliler hala çocuk odasının kapısında dikiliyorlardı. Aralarında konuştuklarını görebiliyordu ama duyulmuyorlardı.

Arkadaşlarınız ile paylaşmak ister misiniz?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.