Bir Ütopya

Arthur C. Clarke’in Rama serisinde bir uzaylı ırktan bahsedilir. Yaşam düzenleri bizimkinden farklıdır. Bu ırk tüm kötülüklerin anası olarak cinselliği bellemiştir. Kıskançlık, haset, gösteriş, yalakalık, öfke, intikam… kişiyi şiddete ve bencilliğe iten tüm bu olumsuz duyguların karşı cinse duyulan arzudan geldiğini savunurlar. Ve bilimadamları cinsel arzuyu öldürecek bir yol da bulmuşlardır.

Artık medeniyetlerinde cinsellik yok, doğum-üreme ise sadece devlet düzeninin ihtiyaç duyduğu ölçüde laboratuvarlarda yapılıyor. Evlilik kurumu kalmış ama bir iş ortaklığı, kankalık gibi… Birbirleri ile iyi anlaşan canlılar dişi-erkek farketmez, hayatlarını birleştiriyorlar.

Ayrıca bu medeniyette kişinin tüm ihtiyaçları devlet tarafından karşılanıyor ve bu yüzden de tüm bireylerin topluma faydalı olmaları bekleniyor. Kişilerin kredileri oluyor, yararlandıkları her hizmet için kredi kaybederken topluma fayda sağladıkları her şey için de kredi topluyorlar. Devlet vatandaşlarına bu amaçta yardımcı oluyor, herkesi düzende ihtiyaç duyulan, yeteneklerine uygun yerlere yerleştiriyor. Üreme de kontrol altında olduğundan işsizlik, işe yaramazlık durumu pek söz konusu değil ama olur da bireyin kredisi eksilere düşerse devlet onun konumunu inceleyerek artıya geçmesini sağlamaya çalışıyor ama verilen tüm şanslara rağmen kredi eksi kalanlar idam ediliyor.

Hatta kültürleri öyle kurulmuş ki, kredisi eksi olanlar kendileri teslim oluyor. İdamdan kaçmaya çalışanlar onursuz, yüz karası, bencil kişiler olarak toplum tarafından aşağılanıyorlar.

Ama bu medeniyet baskıcı değil, vatandaşlarına seçme şansı da tanıyor. Cinselliğin serbest bırakıldığı, devletin her şeye burnunu sokmadığı şehirler de kuruyor. Orada yaşayan kişilerin de devlet her türlü ihtiyaçını gideriyor ama iş bulması konusunda yardımcı olmuyor. Ve yaşamsal tüm gereksinimleri devlet karşıladığı için serbest şehirlerde yaşayanlar da sanata yöneliyorlar. Çalıştığı için kredisi yüksek olan vatandaşlar da serbest şehirlere gelerek sanat eserlerinden faydalanabilmek için sanatçılara kredilerini veriyorlar. Sanatçılar da böylece kredinin artı tarafında durarak yaşam hakkı elde etmiş oluyor.

Çocuklar yetişkinliğe ulaştığında… Devlet gençleri alıp her iki yaşam biçimini de tarafsız olarak anlattığı kurslara alıyor ve seçim yapmalarını istiyor.

Medeniyetlerini sürdürmek için somut gereksinimleri sağlayan memurlar, soyut gereksinimleri sağlayan sanatçılar… Bu iki düzen birbirinden ayrılarak daha hatasız çalışmaları amaçlanmış.

——-
Çok ilginç fikirler değil mi? Bu uzaylılara bir konuda katılıyorum. Yaşam doğuştan gelen bir hak değildir! Kazanmak gerekir. Eğer siz sürekli olarak sizin yaşamanızı sağlayan düzene zarar veriyorsanız, içinde bulunduğunuz topluma zarar veriyorsanız bence yaşamayı hak etmiyorsunuz.

Bu bağlamda idam cezasını savunuyorum, yani herkesin “bu adam kötüdür” diyebildiği insanları öldürmeliyiz hatta sabıka dosyaları dağlar oluşturan insanlar da yeterince “ikinci şans” almışlardır. Ömrünü hırsızlık, gasp, tecavüz, dilencilik, haraç vb suçlarla geçirmiş kişi de yok edilmelidir. Evet belki onu suça iten çocukluğunda topunun inşaata kaçmasıdır ama bu yıllar önce olmuştur ve artık 35 yaşından sonra onu kurtaramayız.

Bu arada uzaylılar cinsellik konusunda da pek haksız sayılmazlar. İlk cinayet de zaten manita olgusu yüzünden değil midir?

Arkadaşlarınız ile paylaşmak ister misiniz?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.